June 02, 2016

[Tuhaf Gelecek] 02.06.2016

Görüşmeyeli çok oldu, biliyorum. Bu haftayla birlikte yeni bir sezona başlıyormuşuz gibi düşünün. Bu sezon içerisinde newsletter gününü de değiştirmeyi düşünüyorum. Bu Perşembe ilk deneme olacak. Fikirlerinizi almak isterim bu konuda.

Selam!
 


Geçenlerde kısa bir duyuru göndermiştim ve Endüstri 4.0 Türkiye Forumu'nda "Endüstri 4.0 ve Gelecek" üzerine konuşacağımdan bahsetmiştim. Konuştum da. Yukarıda kanıtı bile var. Fotoğrafta gördüğünüz başlıktan da anlaşılacağı gibi büyük anlamda buralarda konuştuğumuz konulara değindim, biraz daha ileriye dönük ciddi sorular sormaya ve bunları cevaplarken nelere dikkat etmek gerektiği üzerine konuştum. Sunumu ve konuşma notlarımı, eğer o zamana kadar yayınlanmış olursa videoyla birlikte, siteye yükleyip önümüzdeki hafta gelecek newsletterda paylaşacağım. Bu hafta ise panelin geneliyle ilgili bir iki notumu paylaşmak istedim.

Eğer etkinliğin konuşmacı listesine şöyle bir baktıysanız az çok nelerden bahsedildiğini tahmin edebilirsiniz. Endüstrinin nasıl gelişeceği, ileride nasıl para kazanılacağı, bunu yakalamak gerektiği ve bazılarının nasıl şimdiden birkaç adım önde olduklarını anlattıkları konuşmalardı büyük kısmı. Eğer katılımcıların kayda değer bir kısmının yaptığı gibi Gelecek oturumuna kalmayıp yalnızca diğerlerini dinlemiş olsanız, tüm dünyada ve Türkiye'de her şeyin şahane ilerlediğini ve önümüzde parlak bir gelecek olduğunu düşünerek ayrılacaktınız. Ben bile bilmesem pembe bulutlar üzerinde yaşadığımızı zannedecektim.

Elbette durum hiç de böyle değil. Ama kimsenin bunu görmeye niyeti yok. Kendileri fabrikalarını yenileyip her şeyin 'akıllısını' ürettiklerinde daha fazla para kazanacaklar ve onlar için öykü burada sona eriyor. Geriye bırakacakları tüm sorunlar; toplumsal, ekonomik ve sosyal yapıdaki kaymalar; yaşadığımız gezegenin hâli onlar için mesele değil. Bundan 50 yıl sonra yaşanacak bir gezegen olmasa da sorun değil nasılsa, onlar çoktan paralarını kazanıp ölmüş olacaklar.

Tüm bunları dinledikten ve genel olarak konuya yaklaşımlarını gördükten sonra aslında Tuhaf Gelecek adıyla yaptığım tüm bu işlerin ne kadar önemli olduğunu daha da iyi anladım. Bunu kendimi övmek için felan söylemiyorum. Gelecek oturumu dışında kimse bu konuları ciddiye almıyor, konuşmaya değer bile bulmuyordu. Hepsi 1969'da Ay'a giden Apollo'nun bilgisayarıyla iPhone'un sistem gücünü kıyaslayıp şimdi nasıl boş işlerle uğraşıyoruz esprisi yapıyor (en az üç kez oldu bu sanırım) ama söz konusu yeni endüstrinin toplumda yaratacağı değişikliklere geldiğinde ya "Her değişim birilerine zarar verecek, onlar da uyum sağlamazsa başlarına geleni bizim huzurumuz için çekmek zorunda" diyecek kadar açık sözlü ya da bu konuyu hiç açmayacak kadar akıllı davranıyordu. Tüm bu endüstriyel değişim sonrasında "universal basic income" konusunu ciddi bir şekilde düşünmemiz gerekeceği ortadayken bir kez bile adı anılmadı mesela.

Bir de tahmin ettiğim gibi konuşmasını yapanın gitmesi ve geri kalanları dinlememesi durumu yaşandı elbette. Gelecek oturumu günün sonunda olduğu için de zaten çok az insan kalmıştı. Benim için kolaylık oldu elbette, daha rahat bir konuşma yaptım. Ama o pembe masalları anlatan şirket temsilcilerinin de konuşmayı dinlemesini, birkaç soru sormasını isterdim. Belki videolar yüklenince arada gözleri takılır da bir bakarlar.

Sonuç olarak bir süredir Tuhaf Gelecek ile dile getirdiğim potansiyellerin büyük bir kısmının (maalesef) gerçekleşme yolunda olduğunu gördüm. Aynı zamanda geleceği bu pembe gözlüklülerin eline bırakmamak gerektiğinden de bir kez daha emin oldum. Çünkü bu eleştirileri ve uyarıları ciddiye almadıkları sürece tüm toplumu ve gezegeni cyberpunk bir felakete doğru sürükleyecekler.
 

Tam bunları yazarken Natalie D. Kane'in bu tweeti düştü önüme. Sanırım şirket yöneticilerini ve mühendisleri temizlemeden kurtulamayacağız. Ya da döve döve anlatacağız.
 

Bu ve öncesindeki bölümü geçen hafta yazmıştım ancak devamı bir türlü gelmediğinden gönderemedim. Newsletterı yazmaya tekrar oturunca, taslağa şöyle bir baktım. Ardından bugün gönderdiğim tweet aklıma geldi. Sonra da bu konunun bile hiç konuşulmadığını hatırladım tekrar. Endüstrinin nasıl harika ilerlediğini konuşurken, bundan 20-30 yıl sonra bunları konuştuğumuz ülkede yaşama şansımızın bile kesin olmamasını nasıl çok az kişinin umursadığını görmek ilginç.

Elbette bunları salt felaket tellalığı yapmak için söylemiyorum. Bunlar gözümüzün önündeki gerçekler. Ve ileride bu gerçekleri çok daha acı bir şekilde hissetmeye başlayacağız. İklim göçleri, kaynak sıkıntıları yüzünden yaşanabilecek iç ve ülkeler arası savaşlar... Bunları hiç umursamadan "Biz şirketler geleceğe şahane hazırlanıyoruz" demek hem ayıp hem de aptalca. Bunlara dair iki kelime etmeden gelecek üzerine laf etmek de düpedüz masal anlatmak. 
 

Ülke olarak dünyanın geri kalanına kendimizi kapatma çabamız da tüm hızıyla devam ediyor. 30 Haziran gecesi düşen Paypal’ın Türkiye’de artık işlem yapamayacak olması da bunun en son örneği. Birçokları için belki hiç önemi yok, kendi sözüm ona “milli” yöntemlerini desteklemek (bkz. Vestel telefon satsın diye düzenleme yapmak) ya da başka planları olabilir. Ama böyle bir hareketinin nasıl etkileri olacağını hiç düşünmeden bu kadar aptalca hareket edebilmelerine gerçekten şaşırıyorum.

(Paypal’ın lisansının verilmemesinin temel sebebinin Türkiye verilerinin hepsini Türkiye’de sunucu açıp burada tutması gibi bir zorunluluğun getirilmesiyle açıklıyorlar. Buna benzer yaptırımlar genellikle Rusya vb ülkeler, o verileri devlet olarak kendi kontrolleri altında tutabilmek için talep eder. Bunun gibi zorlamalar genel olarak “splinternet” adıyla anılır ve küresel ve dağıtık internet yapısının devletler tarafından kontrol edilebilmesi için uydurulmuş bir yöntemdir. Örneğin bu yöntemi kullanarak aynı yaptırımlar yakında sosyal medya sitelerine ve kullandığımız diğer uluslararası araçlara da uygulanabilir ve bunların da Türkiye’den kullanılamaz hale gelmesine sebep olabilir.)

Sadece kendi adıma konuşacak olursam, benim hem birçok para kazanma yolum hem de harcamalarım riske girdi. Yurtdışına freelance olarak yaptığım işlerin büyük bir kısmı yalnızca Paypal üzerinden ödeme yapabiliyor. Yani bir daha bu yerlerle iş yapıp yapamayacağım meçhul. Bunun dışında bağımsız yayınlar ve projeler yapma planlarımın da büyük bir kısmı riske girdi. Yapsam bile bunlardan bir şey kazanmam şu noktada imkansıza yakın görünüyor. Bunun yanı sıra henüz durumun belirsizliği yaptığım birçok kültür harcamasını da bir daha yapıp yapamayacağım konusunu riske soktu. Bandcamp’ten sanatçı keşfetmek, yeni keşfettiğim yazarların self-published işlerini almak ya da yeni dergileri desteklemek gibi şeyleri bundan sonra yapabilecek miyim belli değil.

Bunun yanı sıra benim gibi yurtdışına freelance iş yapan birçok yazar, çevirmen, sanatçı vb.; şu an Youtube üzerinden geçimini sağlayan Türkiyeli Youtuberlar; indiegogo ile yeni projelerine destek arayanlar; yurtdışıyla iş yapan birçok küçük ve orta boy işletmeler şu an ne yapacak belli değil. Dünyanın en güvenli para alışverişi yollarından birisini ülkede iş yapamaz hale getirmek nasıl bir zekanın işi bilmiyorum. Dünyanın geri kalanının haberi bile olmadığı ve bu yüzden güvenmeyeceği yolları kullanmamızı mı belkiyorlar acaba? Alternatifler var, yerliler var diyenler acaba dünyanın geri kalanını da bunları kullanmaya zorlayabileceklerini mi düşünüyorlar?

Elbette bu değil durum. Arka planda yatan fikir her şeyin şu ülkenin sınırları içerisinde kalması ve belki de en sonunda dünyanın geri kalanıyla tüm ilişkimizin kopması. Zihinlerinin derinlerine işleyen aptal milliyetçilikleri tüm bunların sebebi aslında. Yabancı olan her şeye hiç kafa yormadan yapılan düşmanlık, dünyanın geri kalanını sürekli küçümseyip düşman görürken kendisi hiçbir şey üretmeme hali ve tüm bunlara rağmen dünyadan kopmadan bir şeyler yapmaya çalışanları zerre umursamayan zihin yapısının eseri bunlar. Kendileri ve çevreleri böyle şeylere hiç ihtiyaç duymadığı için ülkenin geri kalanının da kendileri gibi olmasını bekledikleri için oluyor bunlar. 

Herhalde bizlerden de bekledikleri zerre kültür ve bilgi birikimi olmayan, kendini geliştirmeyi gereksiz gören ve dünyanın geri kalanıyla tek ilişkisi başkalarının parasını yiyerek yurtdışında tatil yapmak olan kütüklere dönüşmemiz. Bunu bir de güzel bir milliyetçilik sosuna bularsak tadından yenmez zaten. Kimin ihtiyacı var kültürün ve sanatın gelişmesine, yaratıcı insanların kendilerine fırsatlar yaratmasına ya da onların aklına bile gelmeyecek şeyleri düşünüp yaratmasına. Kendi kendimize Kuzey Kore gibi takılır, tüm dünyanın bize hayran olduğunu ve kıskandığını zanneden şizofrenik bir rüyada yaşamaya devam ederiz nasılsa.​
 

Kusura bakmayın, sinirlerim gerçekten altüst oldu son zamanlarda. Zamanında Özgür Uçkan hocamın dediği bir laf vardı: “Türkiye cumhuriyetinde değil, Türkiye gezegeninde yaşıyoruz.” Bu hep böyleydi ama son zamanlarda daha da acımasız, daha da vahşi bir hale geldi bu durum. Koca bir ülke kendisini dünyanın geri kalanından bağımsız, onlar olmadan da şahane bir şekilde yaşayabilecek ve elinde hiçbir şeyi olmadığı halde kendisini hepsinden iyi görüyor. Bununla da kalmıyor, her geçen gün dünyanın geri kalanıyla bağlantıda kalmak isteyenlerin önünü kesmeye, onları hapsetmeye çalışıyor. Tüm bunların sonunda ulaşmak istedikleri nokta nedir bilmiyorum ama biraz daha ilerisinde ortada hiçbir şey kalmazsa şaşırmayalım.

İşin daha trajik yanı ise, tüm bunlar olup biterken ben burada Tuhaf Gelecek diye bir şey yapmaya çalışıyorum. Güya ülkenin ve dünyanın geleceği üzerine kafa yoracağım, sizlere dünyadan ilginç tezleri ve gelişmeleri anlatıp bunlar üzerine beraber konuşacağız, bunların yaşadığımız yerde nasıl etkileri olabileceğini düşüneceğiz. Ben de isterim kalkıp şirket patronları gibi tüm bunların olmadığı, dünyanın geri kalanıyla bağlı olan bir ülkede yaşıyoruz numarası yapmayı ama beceremiyorum işte. Gerçekler kafamıza kafamıza levyeyle vururken öyle sevimlilikler yapamıyorum. Hepsi bir yana, interneti normal bir şekilde kullanmak için 7/24 VPN kullanmak zorunda olduğumuz bir ülkeden bahsediyoruz. Bu ülkenin geleceğine dair neresinden tutup iki umutlu cümle kuracaksın ki?

Bunun adı karamsarlık değil, gerçekçilik. Gerçekleri kabul edip ona göre hareket etmek gerekiyor. Ucuz hayallerle, başkalarının yaptığı planlarla ve projelerle değil; önümüzdeki gerçeklerle ilerlemek lazım. Ve şu an önümüzdeki gerçek, milliyetçilik ve dinden gaz alan bir egoyla felakete doğru sürüklenen bir ülkede yaşadığımız. Bunu net bir şekilde kabul etmeden hiçbir şey olmaz.
 

Bu hafta biraz iç karartıcı oldu, farkındayım. O yüzden iki kısa notla bitirip daha fazla uzatmayayım diyorum.
 




İlk büyük çeviri işim sonunda yayınlandı. Kafka Yayınevi’nin “Alternatif Medya ve Toplumsal Hareketler” serisinin bir parçası olarak yayınlanan “Kent Bizim: 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler” bu hafta yayınlandı. Kitapla ilgili birçok bilgiye blogumdaki meta posttan ulaşabilirsiniz. Yakında daha farklı çevirilerle ve işlerle devam edeceğim. Hepsini de ilk önce buradan sizler duyacaksınız.




 

Haftanın havasına uyan bir albüm tavsiyesi verip kapatıyorum. Havanın iyice bunaltmaya başladığı şu zamanlarda bir bira açıp kafayı toplamak isteyenlere özellikle tavsiye ederim. Song from the end of the world by RAPOON.
 

Bu haftalık bu kadar. Eğer yazdıklarımı beğeniyor ve desteklemek istiyorsanız bu maili seveceğini düşündüğünüz insanlara yönlendirebilir veya bu linkten abone olabileceklerini söyleyebilirsiniz.
Eğer burada yazdıklarımdan daha fazlasını istiyorsanız bloguma ve Twitter hesabıma, Tuhaf Gelecek'in sitesine ve Twitter hesabına uğrayabilirsiniz. Ayrıca İngilizce kişisel newsletterım Weird and Deadly Insteresting'i de Haziran’dan itibaren yazmaya başlıyorum.

Eğer tüm bu yazdıklarımdan sıkıldıysanız ya da mailinizde boşa yer kaplamasını istemiyorsanız unsubscribe linki en aşağıda. Okumak istemediğiniz bir şeyi her hafta mailinize göndermek istemem ben de.

Haftaya görüşürüz. Kendinize dikkat edin. Ne olursa olsun zihninizi mahkum etmeye çalışanlara direnin. Yaratıcılığınızı kimsenin öldürmesine izin vermeyin. Çünkü yaratıcılık olmadan, yalnızca etten bir kütük oluruz.